Arama Sonucu

2683 results found for ""

    ETKİNLİK (1)
    • January 21, 2020 | 11:00 AM
      Yalova Belediyesi Güzel Sanatlar Merkez Rüstem Paşa Gazi Paşa Cd. No:23 77200 Yalova Merkez/Yalova Türkiye
    View All
    BLOG POSTA (2565)
    • Akrep

      Gün; şehrin, çıplak kayaların, bozkırın üstüne, uçsuz bucaksız ve çıplak ovalara kızıl kıyamet doğuyor. Güneş dağın doruğundan başlıyor işe; sihirli bir fırça gibi yukarıdan aşağıya iniyor, karanlığı ve güzelliği sile sile gidiyor, eteklere doğru. Tepeye ışıl ışıl yanan bir gerdanlık gibi sarılı kent, aydınlandıkça yaşlanıyor, çirkinleşiyor. Bakımlı ve görkemli manastırları, dar sokakları, kat kat yerleşimi, Nuh nebiden kalma kalesi, eski taş evleri ortaya çıkıyor bir bir şehrin… Uzaktan bakınca günün aydınlığında, artık burası geceki ışıltısından uzak kuru, taş yığını bir tepe... Çıplak dağların doruklarında kadim bir devirden kalma; hâlâ Asurluların, Babillilerin Süryanilerin, Arapların, Kürtlerin, Türklerin harmanili, sarıklı giysileriyle dolaşan ruhlarının daracık sokaklarında fink attığı arkaik bir mezarlık gibi... Gibi diyorum, çünkü etiyle kanıyla insanların inadına yaşadığı ve bin yıllık hatıralarını yanında taşıdığı gizemli bir coğrafya … Öteden safranla harcı karılmış Deyr-ül Zafaran’ın önünde güneşe tapan bir rahiple, ateşe tapan bir Zerdüşt konuşurken, beriden boynunda kocaman haçıyla bir Süryani papaz sallanarak içeri giriyor. Daha ötede pala bıyıklı bir Selçuklu Şehidiye Camiinde Hacer-ül Esved’i öpüp, sabah ezanı için minareye tırmanıyor... Güneş yükseldikçe yaşlanan şehir sonunda kendi yaşına, binlerce yıla ulaşıyor ve orada taş kesiliyor, donup kalıyor. Artık bu şehir ebediyen değişmeyecek... Öyle kalacak... Onca güneşin içinde yoksulluk kokardı evimiz. Aşağıdaki bozkır cehennemi bir kışı yaşarken, karanlık ve soğuk kış günlerinin ardından gelen bahar; doğar doğmaz, daha ova zifir zindan karanlıkken evimize düşen güneş, bir başka ısıtır, bir başka sevindirirdi beni, ama niyeydi bilmem, yokluk hep arka fonda duvar gibi durur, aklımda... Kış sabahları uyandığında, annemin evden çıkmak üzere olduğunu görünce gözlerim bulutlanırdı; annem işe gidiyor yine, diye üzülürdüm. Her gün yaşadığım bu yalnızlık duygusuna bir türlü alışamamıştım. Hiç olmazsa bir sabah annemin sıcak kucağında uyansaydım ya. Ama olsun, hiç olmazsa ayakucumda yatan kedim Pamuk yanımda olurdu hep. Evin bütün yükünü sırtında taşıyan o güzeller güzeli annem evden çıkmadan her sabah yanıma gelip, “akşama sana ne getireyim?” diye sorardı yanağımdan öperken… “Hiçbir şey istemiyorum anneciğim, sen işini bitirip çabucak gel, o bana yeter.” derdim, biraz buruk ve çatallanan sesimle. Babam hastaydı; işe gidemiyordu. Bütün gün o, iki odadan ibaret evimizde yatar, ihtiyacı olduğunda da bastonuna tutunarak zorlukla ayağa kalkıp yürürdü. İşte ben, o kadim şehirde, hemen her sabah böyle hüzünle uyanırdım, annemin arkasından buğulanan gözlerle bakıp babamın yanına giderdim hemen. Annemin işe gitmeden yakıp üstüne çayı koyduğu maltızın başında abim ve ablamla oturup kahvaltımızı ederdik. Sonra herkes bir şeylere dalardı, abimle ablam okula gider, ben de babamla baş başa kalırdım evde. Annemin diktiği bez bebeklerimi çıkarır, onlarla oynardım saatlerce bir başıma. Bir başıma diyorum, ama minik kedim Pamuk ve hayalimde yarattığım arkadaşlarım vardı yanımda. Onlarla oyunlar kurar, annem ve kardeşlerim eve gelene kadar bir hayal dünyasında oyalanır giderdim. Karanlık ve soğuk kış günlerinin ardından gelen bahar bir başka sevindirirdi beni. Avluda sarı çiçekler, beyaz papatyalar baş kaldırırdı yeşil otların arasından. Çocuk ruhumu bir sevinç doldururdu. O paçalı güvercinler, kumrular dolaşmaya, kanat çırpmaya başlardı biriken yağmur sularının ortasında. Sonra güneş daha bir parlamaya, daha bir ısıtmaya başlardı etrafı, gelen yaz günleriyle birlikte. Okullar tatile girer; evimiz, avlumuz, sokağımız çocuk sesleriyle şenlenirdi. Nasıl sevinirdim yazın geldiğine... Bir kere annemi daha çok görürdüm eve erken geldiği için, sonra hayali arkadaşlarımla değil, benden büyük de olsalar kardeşlerimle, arkadaşlarımla oynardım. Beni pek aralarına almak istemeseler de küçücük boyumla takılırdım peşlerine; onlar nereye ben oraya. Pamuk da benim peşimde tabii… Bazen adına abbara denen üstü kapalı, dar tünellerde saklambaç oynar, koşturan köpeklerin havlamalarıyla korkar sinerdik bir köşeye. En çok da Pamuk korkar, hemen yanıma gelip kucağıma saklanırdı. Bu şehirde yazlar sıcak geçer, hem de sarı sıcak. Boğulursunuz topraktan göğe doğru yükselen o sıcak bulutunun içinde. O yüzden evler genellikle yüksek taş duvarlı avluların içindedir. O kavurucu sıcaklarda taştan yapılmış evler nispeten serin olduğundan gündüzleri, evin o loş serinliğine sığınırdık. Ama gün akşama döndü mü bir şenlik başlardı avluda. Taşlar hortumlarla sulanır, sofralar kurulurdu o nemli serinliğin içine. Havalar dayanılmaz derecede ısındığındaysa annem yataklarımızı avludaki köşkün üstüne yapardı. Aslında tahtadan yapılmış, yüksek olmayan, çok geniş bir çeşit karyolaya benzeyen köşk, gündüzleri benim vazgeçilmez oyun yerimdi. Bebeklerimi alır kurulurdum köşke, bir yanımda oyuncaklarım, bir yanımda önüne attığım bir yumakla saatlerce oynayan Pamuk. Köşk başka bir işe daha yarardı. Sıcaklar arttıkça dört yanı dolduran, şehir kadar eski akrepler her yanda kol gezerdi. Kalkık kuyruklarıyla ölümcül bir tehlike olarak etrafımızda dört dönerlerdi, ama köşke tırmanamazlardı. İşte böyle sıcak mı sıcak bir yaz akşamıydı, Pamuk’la saatlerce oyun oynamıştık. Avlunun loş ışıklarında yere vuran gölgeleri kovalamış, arada bir de benim kucağıma gelip sırnaşmıştı bana minik kedim. Nasıl güzel, nasıl sevimliydi, ne çok severdim onı… O da beni çok severdi ki her akşam ayakucuma gelip kıvrılır, beraberce uyuyorduk. Annem her zamanki gibi o gece de yataklarımızı serdi köşkün üstüne. Öyle büyüktü ki köşk üç kardeş birlikte yatıyorduk, tabii Pamuk da bizle beraber. Annemin “hadi artık uyusanıza” sesinden sonra yalancıktan yumduğum gözlerimi, ses seda kesilince açtım yeniden. Yıldızlar öylesine çok, öylesine parlak ve yakındı ki… Saymak istedim her birini ama daha saymayı bile bilmiyordum… Sanki yıldız yağmuru vardı gökyüzünde, içlerinden biri, en parlak olanı sıyrıldı diğerlerinin arasından ve bir damla gibi göz kapaklarıma doğru kaydı, kaydı, kaydı… Uyandığımda Pamuk yoktu ayakucumda, çoğu zaman olduğu gibi benden önce uyanıp avluda bir şeylerle oynuyor, diye düşündüm. Bugün pazardı, annem sofrayı avluya kurmuş, babam da bastonuna dayanarak gelip oturmuştu sofraya. Güle oynaya kahvaltımızı ediyorduk, ama benim gözlerim Pamuk’u arıyordu hep. Merak etmeye başlamıştım, çünkü o sofra ortadayken mutlaka yanımıza gelir, nasiplenirdi bizim yediklerimizden. Yemeğimiz bitmiş, herkes bir yerlere dağılmıştı. Annem odaları süpürüyordu, birazdan elinde süpürge ve faraşla geldi yanımıza. Faraşın içi ölü akreplerle doluydu. Havanın çok sıcak olduğu zamanlarda o kızıl kahve akrepler çıkardı sinsice ortaya. O gece yine akrep sarmıştı ortalığı, Allah'tan yer yatağımızda değil de köşkte uyumuştuk o gece. Annem odayı süpürürken gördüğü akrepleri öldürmüş, sonra da toplamıştı onları. akreplerle dolu faraşı görünce şaşırmıştık hepimiz. Oysa annem o güne değin hiç akrep öldürmemişti, bütün mahlukatın rızkı Allah’tan derdi, dokunmazdı… Pamuk hâlâ yoktu ortalarda, korkmaya başlamıştım. Yoksa evden kaçıp beni terk mi etmişti? Abimle bir yandan Pamuk diye bağırıyor bir yandan da avlunun her köşesini dip bucak arıyorduk. Sonra birden bahçedeki çiçeklerin yanında beyaz bir şey takıldı gözlerime. Yüreğim deli gibi çarparak koştum oraya. Pamuk sarıya yüz tutmuş otların üzerinde hareketsiz yatıyordu öylece… Bir yumruk gelip oturdu boğazıma, sesim çıkmadı, çıkamadı, öylece kalakaldım… Abimin sesiyle yanımıza gelen annem akrep sokmasıyla kaskatı kesilmiş Pamuk’u kucağına aldığında hepimizin gözlerinden yaşlar boşalıyordu. O gece yıldızların kaynadığı gökyüzünden kayan yıldız meğer benim Pamuğumun üstüne düşen, bana gözyaşı olan yıldızmış…

    • Aramızdan Bir Kimse; Nail Uyar

      Halkın Diliyle Yazan Bir Yazar Nail UYAR: 16 Ekim 1956'da Uşak’ın Eşme ilçesine bağlı Güneyköy’de doğdu. İlk kitabı 1999’da çıkan yazarın son kitabı Meşeler Göverince 2020 nisan ayında Kora yayınlarından çıktı. Son Yürüyüş (öykü), Mayıs 1999 Yazmak Bir Sevdadır (anı-acı), Aralık 2000, Tam Yayınları Suya Düşen Umutlar (anı-acı), Kasım 2007, Birnumara Yayınları Gonca Bir Güldü (öykü), Mayıs 2010, Lider Yayınları Gözlerim Yolda (öykü), Haziran 2013, Kora Yayın Silahların Gölgesinde AŞK (öykü), Nisan 2016, Kora Yayın Gonca Bir Güldü (öykü), Nisan 2018, Kora Yayın Meşeler Göverince (öykü), Nisan 2020, Kora Yayın. Ulaşabildiğim sekiz kitabı olan yazar, İzmir’de yaşıyor. Konularını genellikle yaşanmışlıklardan, Ege'nin günlük hayatından seçen yapıtlarında herkesin anlayabileceği bir dil kullanan bir öykücü Nail UYAR. Gerek öykü türünde verdiği kitapları olsun, gerek hayatından, anılarından kesitler halinde yazdıkları olsun ki, hepsi birer öykü, yalın ve akıcı bir anlatım kullanmış. Anlatısında kısa ve anlaşılır cümleler kurduğu, söz sanatları yapmadan, sözü dağ bayır dolandırmadan direk söylemesi dikkatimi çeken başat özelliği. Günümüzde çok popüler olan, olaydan daha çok karakterlerinin psikolojilerine değinme işini fazla derinleştirmiyor ve yine anlattığı olaylarla ilgili felsefi çözümlemeleri okurlarına bırakıyor, okurun anlatılanları kavramakta zorlanmadan severek okuyacağı eserler üretmiş oluyor. Yazarımız Nail UYAR'ın öykülerinde dikkat çeken bir başka özellik de, kurgunun sonunu genelde ucu açık bırakıyor. Dolayısı ile de insanların öykünün devamı ile ilgili hayal kurmasına fırsat veriyor. Yazarın, kendi anılarını kaleme alıp öyküleştirirken bile, sanki bir akraba toplantısında veya bir dost meclisinde anlatırmış gibi bir samimi bir sohbetteymiş gibi kurguladığını gördüm. Bu da onun öykülerini doğal olarak diğer yazarların öykülerinden ayrı bir yere taşıyor. Bir yazar; herhalde, kendisi gibi yazarlardan ve entelektüel diye nitelendirilen kesimi kapsayan bir azınlık tarafından değil, çoğunluğu oluşturan halkı tarafından anlaşıldığı ölçüde yazardır. Hepimizin bildiği üzere yazarlığın bir sorumluluğu vardır; o da halkına ışık olmak. Yazar da bunu doğal olarak; insanların kendi kültürlerinden bir şeyler bulabilecekleri, okuyup anlayabilecekleri ve anlarken de hem öğrenip hem keyif alacakları eserler üreterek yapabilir ancak. Nail Uyar’da bunu yapıyor. Nail UYAR'ın öykülerinin pek çoğunun geçtiği yerler; Kıyı Ege, İç Ege ve biraz da İç Anadolu'dur. Öykülerinde olayların geçtiği mekanın ve karakterlerin özelliklerini, en ince detayına varana değin anlatması sebebi ile bir yazarda olmazsa olmaz niteliklerden biri olan 'gözlemcilik' yeteneğinin, ne denli gelişmiş olduğunu gözler önüne seriyor. Hatta bu gözlem gücü ile öykü kumbarasında biriktirdiği ve yıllarca beklemek durumunda kaldıktan sonra, bin bir güçlük çekerek basılmasını sağladığı eserleri ile yaşayan bir tarih olarak, geçmişle bu gün arasında bir tür köprü vazifesi de görüyor. Örnek vermem gerekirse; öykülerinde yetmişli-seksenli yıllarda, hatta sonrasında da özellikle Kıyı Ege ve İç Ege'de yaşayan insanların yaşamsal, karakteristik ve ahlâki boyutta hangi safhada olduklarını imliyor. Zamanımız gençlerine 1980 darbesi öncesi ile sonrasında yaşananları aktarıyor. Seksenli yıllarda yaşananları yaşanmış öyküleriyle aktarırken, yazar açık ve net olarak; ''Cehaletle savaşmazlarsa tekrar o noktaya dönülmesi, hatta yaşanan insanlık dışı işkencelere yeniden mârûz kalınması işten bile değildir'' demeye getiriyor aslında. Öyle ya tarihin kendini yineleme özelliği oldukça meşhurdur. Bu söylediklerimi öykülerinin içine yedirerek okuruna aktarmaya çalışırken, bir taraftan da o dönemde yaşanan acılara ilişkin önemli bir kaynak olma görevini üstleniyor. Kitaplarındaki gözlem gücüne ilişkin zihinleri aydınlatmak adına bir kaç örnek vermem gerekirse: Meselâ bir anda kendinizi; son kitabına da adını veren ''Meşeler Göverince'' isimli öykünün baş kahramanı olan meşenin altında, karşınızda yazarımızın köyünün manzarası, kendisinin meşe ağacı ile yaptığı tek taraflı kısa söyleşiyi hayal gücünüz vasıtası ile izlerken bulabiliyorsunuz. Ya da ''Gonca Bir Güldü'' kitabındaki yine aynı ismi taşıyan öyküsünde günümüz tabiri ile ''seks işçisi'' sıfatına layık görülen genç bir kadını ve yaşadıklarını aktarırken, yerli filmlerde de yıllarca yapılagelen ajitasyonu uygulamak yerine, yalın ve kısa cümlelerle olup biteni ve kadının kafasında kurduğu planlarını anlatmakla yetiniyor, gerisini ise okurun yorumuna bırakıyor. Sonrasında da öykülerinin genelinde olduğu gibi yapacağı en önemli vurguyu son cümleye saklıyor. Son bir örnek olarak, ''Silahların Gölgesinde Aşk'' isimli kitabında yer alan Gardıfren Cemal isimli öyküsünde, bir lokomotifi dış görünümünün yanı sıra, çalışma sistemine varana değin okurlarına aktarıyor olmasından, yazarımız Nail UYAR'ın ne kadar araştırmacı bir kimliğe sahip olduğunu anlamak hiç de zor olmuyor. Şimdi ise sözü Nail UYAR'a bırakmak istiyorum. Başlayalım mı?! Zeliha AYDOĞMUŞ: Kendinize dışarıdan birinin gözü ile bakıyor olsaydınız sizce; Nail UYAR kimdir? Nail UYAR: Nail Uyar sürekli arayış içinde olan, aradığını bulsa bile onunla yetinmeyendir. Edebiyat ve sanat alanında istediği hedeflere ulaştıkça daha da fazlasını isteyen, çıtasını yükselttikçe, önüne yeni hedefler koyan, bu yönüyle (belki de) doyumsuz; sınırlı yaşamında sınırsız istekler içinde olan şahsına özgü birisidir. Yaşamında tek kıskandığı demeyelim de imrendiği iyi öykü ve roman yazarlarıdır. Sürekli edebiyatta istediği yere gelememekten yakınır. Hedeflediği yere gelse bile bir süre sonra; '-şuraya niye ulaşamıyorum.' diye sızlanıp durur. Genelde mutsuz, birçok şeyi kendine dert eder, sürekli sorgular, insanların duyarsızlığına öfkelenir... Zaman zaman bu tür insanları iç dünyasında eleştirir, okumayan, sorgulamayan insanlara kızar, onlara yine iç dünyasında: “Siz doğada kalabalık yapmaktan başka bir işe yaramayan yaratıklarsınız. Siz yalnız, yiyip içen, yatıp uyuyan yaratıklarsınız. Bir hayvan bile kendisine yüklenen görevi üstleniyor. Bu yönünüzle siz onlardan daha sorumsuzsunuz. Kitap, dergi, gazete okumayanlarsınız. Sizden ne hayır gelir?” der. En çok yalan söyleyene, aldatana, okumayan, yalnız gördüğüyle, duyduğuyla yaşayanlara kızar. İnsanların yüzüne söyleyemeyeceklerini arkalarından söyleyenlere öfkelenir. Zeliha AYDOĞMUŞ: Kısaca ifade etmeniz istense;' 'YAZMAK'' eylemi sizin için tam olarak neyi ifade eder ve yine size göre gözünüzde değer bulacak bir yazı ve yazarın özellikleri nasıl olmalı? Nail UYAR: Başkasını bilemem ama benim için yazmak bir yaşam biçimi. Yazmadığım, yazamadığım anlarda gergin olurum. Yazdıkça erince ulaşırım. Bedenimdeki birçok ağrıların nedeninin ruhsal sıkıntı olduğunu söyledi, doktor. Bir de son yıllarda bir telaşa kapıldım. Bu, bir noktada yolun yarısını çoktan geçmiş olmamdan kaynaklanıyor. Kendi içimde yazmak istediklerimi yazmaya yaşamım yetmeyecek duygusuna kapılıyorum; bu da beni sıkıyor. Benim gözümde iyi bir yazı; insanı, insanın her türlü sorunlarını ve doğayı merkezine alan yazıdır. Yazarın özellikleri şu olmalıdır gibi bir soruya yanıt vermek zordur diye düşünüyorum. Yazıda başarılı olanlara baktığımızda disiplinin, sorumluluğun başta geldiğini görüyoruz. Zeliha AYDOĞMUŞ: Bir sohbetimiz sırasında Şenol YAZICI'nın SES isimli öyküsünü okuduğunuzdan ve öykünün sonucu olması gereken yer olan; 'kadının derede çocuklar tarafından ölü bulunması'ndan sonra, öykünün devamında okuyucuyu kavrayıp içine çekecek kadar güçlü bir kurguyla devam etmesinden hayranlıkla bahsetmiş, bundan çok etkilendiğinizi dile getirmiştiniz. Bu diyaloğumuzdan hareketle şunu sormak istiyorum; yazar Nail UYAR'ın dünden bugüne kitaplarını hayranlıkla okuduğu, sıkı takipçisi olduğu yazarlar var mıdır? Varsa bu yazarlar ve özellikle sizin ruhunuzda iz bırakan eserleri hangileridir sakıncası yoksa bunları bizimle paylaşır mısınız? Nail UYAR: Evet vardır. Başta Orhan Kemal (tüm roman ve öykülerini), Sabahattin Ali, Kemal Tahir ( tüm yapıtlarını okudum), Yaşar Kemal (tüm yapıtlarını) Sırasıyla adlarını verdiğim diğer yazarların birçoğunun onlarca kitabını okudum. Sait Faik Abasıyanık, Necati Cumalı, Fakir Baykurt, Refik Halit Karay, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Halide Edip Adıvar, Erol Toy, Osman Şahin, Bekir Yıldız, Füruzan, Pınar Kür, Tomris Uyar, Talip Apaydın, Samim Kocagöz, Suat Derviş, Fahri Erdinç, Muzaffer Buyrukçu, Tarık Dursun K., Doğan Avcıoğlu, Cemil Meriç, Necip Fazıl, Server Tanilli... O kadar ilginç ve okunacak kitaplar var ki zamanımız yetmez. Sınırlı yaşamımızda iyi kitapları bulup okumamız gerekiyor. Bunun için edebiyat dünyasını, yayınları, kitaplar hakkında çıkan eleştiri ve tanıtım yazılarından yararlanabilirsiniz. Size yardımcı olmak için bir kitap önereyim: “EDEBİYATIMIZDA ESERLER SÖZLÜĞÜ”, isimler sözlüğü değil. Bu kitapta 229 çağdaş yazarımızın 770 eserinin konusu ve kısa özetleri var. Kitap Varlık yayınlarından. Sizin sorunuza kısmen de olsa yanıt vereceğine inanıyorum. Sabahattin Ali’nin Kuyucaklı Yusuf’u, Erol Toy’un Acı Para’sı, Orhan Kemal’in Bereketli Topraklar Üzerinde, Babaevi, Avare Yıllar, Cemile, Yaşar Kemal’in Binboğalar Efsanesi, Refik Halit Karay’ın Sürgün, Memleket Hikayeleri, Gurbet Hikayeleri, Fahri Erdinç’in Acı Lokma, Kardeş Evi, Pınar Kür’ün Yarın Yarın, Necati Cumalı’nın Zeliş, Dursun Akçam’ın Kanlıderenin Kurtları, Mahmut Yesari’nin Tipi Dindi, Ümit Kaftancıoğlu (siyasetçi Canan Kaftancıoğlu’nun kayınpederi, 1980’de evinden TRT’deki görevine giderken kurşunlanarak öldürüldü)'nun Tüfekliler ve Yelatan romanları ve benzerlerini okumadıysanız okumanızı öneririm. Ve daha yüzlerce kaliteli, ilginç konulu yerli ve yabancı roman ve öyküler. Osman Şahin ve Bekir Yıldız o incecik ama bir o kadar güzel öykülerinin bulunduğu kitapları okuyun derim. Şu ince (bir elin parmak sayısı) beş kitabı (90-100 sayfalık) okumadıysanız mutlaka okuyun. 9’uncu Hariciye Koğuşu, 72. Koğuş, Anayurt Oteli, Yılkı Atı, Baba Evi-Avare Yıllar. Bu yazarların birden çok, bazılarının tüm yapıtlarını okudum. Bunlar ilk aklıma gelen yazarlar… 45 yıldır düzenli okurum. Yaklaşık 2500’ün üzerinde roman, öykü, 500’ün üzerinde bilimsel, 600’ün üzerinde şiir kitabı okudum. Hiç abartmıyorum. Fazlası vardır, eksiği yok. Ayrıca 45 yıldır hemen her gün okuduğum gazete köşe yazıları. Kendimin gazetelerde yazdığım 300’e yakın köşe yazılarım... Zeliha AYDOĞMUŞ: Kitaplarınızda biz okurlarınızla paylaştığınız anılardan anladığımız kadarı ile oldukça genç yaşta yazarlığa gönül vermiş birisisiniz. Bu durumdan yola çıkarsak neden Türk Dili ve Edebiyatı gibi bu alanı destekleyip besleyecek bir yüksek öğretim alanı seçmediniz? Neden tam tersi sözel değil sayısal zekanın ön planda olması gereken bir meslek alanı olan Mali Müşavirliğe yöneldiniz? Nail UYAR: Türkiye’de birçok insan istediği alanda eğitim görse bile yaşamında bu alanlarda iş bulamayınca başka alanlara yöneliyorlar. Ben Lisede edebiyat kolundan mezun oldum. Yüksek eğitimimi siyasi gerginliklerden dolayı yarım bırakmak zorunda kaldım. Sonra yaşama atılınca çalışmaktan yüksek öğrenimimi sürdürmeye fırsatım olmadı. Yaşamla savaşımım ağır bastı. Sayısal yönümün çok kuvvetli olduğu söylenemez. Sözel yanım her zaman ağır basmıştır. Bir de ben isteyerek muhasebeci olmadım. Koşullar beni o mesleğin içine itti. 42 yıldır da muhasebe işiyle uğraşıyorum. Ekmeğimi buradan kazandım. Sevmesem de mesleğe nankörlük etmek istemem. Mesleğimde ellerimle 10 yıl çalıştım. Geriye kalan 32 yılda hep meslek yöneticisi, bir bilen (danışman) olarak görev yaptım. Bu meslekte para tahsilatında sıkıntı çektim ama parasal sıkıntı çekmedim. Parayı da parayla uğraşmayı da sevemedim gitti. Evet biliyorum; onsuz olmuyor. Benim en büyük zevkim okumak ve yazmak. Çalışma odamda bu dünyadan kopuyor, başka dünyaların insanı oluyorum okurken, yazarken... Özellikle de yazarken... Zeliha AYDOĞMUŞ: Öykülerinizi kaleme alırken en çok dikkat ettiğiniz ve önemsediğiniz şey nedir? Yani elinize alıp okuduğunuzda, işte tamam bu kitabım tam istediğim gibi oldu demeniz için o kitabın ne gibi özelliklere sahip olması gerekir? Nail UYAR- Okuru, başlangıçta hemen olayın içine çekmeli. Dil akıcı olmalı, öykü kahramanının karakterinin iyi belirlenmesi (yani tipleme). Okur öyküyü okuyup bitirdiğinde kahraman/ kahramanlar gözünde canlanmalı. Sokağa çıktığında o insanlardan birini öykü kahramanına benzetebilecek izler bırakmalı. Yani okur, ''hah! şu kişi, okuduğum şu öyküdeki kahramana, onun davranışlarına, tipine ne kadar da çok benziyor'', diyebiliyorsa bence yazar amacına kısmen de olsa ulaşmış demektir. Ben bu konuda kendimin bir kameraman gibi olduğuna inanıyorum. Zeliha AYDOĞMUŞ: Öğrendiğimiz üzere gazetecilik ve radyoculuk geçmişiniz de var. Biraz bahseder misiniz... Nail UYAR: Gazetecilikle tanışmam 1978’in Eylül ayında oldu. Bir arkadaşım aracılığıyla tanıştığım bu gazetede ilk öyküm o günlerde yayınlandı. Sonraki günlerde kendileriyle daha yakından tanışıp arkadaş olduk. Bu gazete 1972 yılında yayın hayatına başlamış. 2018 yılında yayın yaşamına son verdi. Gazetenin kırk altı yıllık yaşamının içinde 32 yıl görev aldım. Sırasıyla Muhabirlik, halkla İlişkiler müdürlüğü, muhasebe sorumlusu, yazı işleri müdürlüğü, köşeyazarlığı ve son beş yılda başyazarlık... Ve 2010’da aktif gazeteciliğe veda... Radyo serüvenine gelince... Bu gazete sahipleri 1990’lı yılların ikinci yarısından sonra bölgesel yayın yapan bir radyo kanalı satın aldılar. Bu radyo İzmir’de 107.9 frekansından yayın yapıyordu ve adı “Radyo İzmir Bölge Radyosu” idi. Radyo sahibi siyasetle de ilgilenen biriydi. Bir gün gazetede oturmuş sohbet ediyorduk. Söz radyodan, yerel radyolardan açılınca birdenbire nereden aklına estiyse bana bir teklifte bulundu. “Ben” dedi, “Radyoda sosyal içerikli bir program yapmayı düşünüyorum ama tek başıma işin altından kalkmanın kolay olmadığını biliyorum. “Bu programı birlikte hazırlayıp sunsak ne dersin?” dedi. Ben de o zaman “Bu işin üstesinden gelebilir miyiz?” dedim. Kendisi hemen “Birlikte olursak geleceğimize inanıyorum. Senin ağzın iyi laf yapıyor.” dedi. O ayın içinde bu işe başlamaya karar verdik. Programımızın adı “Olaylara Bakış”tı. Haftada bir, perşembe günleri saat 16.00-18.00 saatleri arasında canlı yayın olarak yapıyorduk. Program konuklarımız iş, sanat ve siyaset çevresindeki insanlardan oluşuyordu. Bu program 1997-1998 yıları arasında yaklaşık iki yıl sürdü. Sonra radyo kanalı bir başkasına satıldı ve yayın merkezi İzmir’in Çeşme ilçesine taşınınca program sonlandırıldı. Zeliha AYDOĞMUŞ: Son yayınlanan kitabınız olan MEŞELER GÖVERİNCE'nin sizin için ne anlam ifade ettiğini ve yer alan öyküler içinde sizin için özel bir yeri olan öykünüz var mı? Varsa sebebiyle birlikte okurlarımızla paylaşır mısınız? Nail UYAR: MEŞELER GÖVERİNCE'de öznel yanı ağır basan öykülerimden oluşturduğum, kurgularını anılarımdan yararlanarak yaptığım öykülerim yer almakta. Benim için özel bir yeri olan öyküye gelince siz söyler söylemez aklıma gelen, DUYUNCA DONAKALDIM'dır. Sebebi ise o sınava ben girmiştim ve Türkiye ikincisi olan bendim ama, aması kitabımdan okunabilir diyerek bağlamak istiyorum sözü... Zeliha AYDOĞMUŞ: Hani çocukluğumuzda sıkça oynadığımız bir oyun vardı, isim, şehir, bitki, hayvan ve eşya diye giden. Ben şehir, bitki ve eşyanın insanların ruhsal kimlikleriyle fazlası ile bağdaştığını düşünmüşümdür hep. Buradan hareketle size şöyle bir soru yöneltmek istiyorum; en çok sevdiklerinizi göz önünde tutmak şartıyla mesela Nail UYAR en çok hangi şehri, bitki ve eşyayı sever? Nail UYAR: Ülkemin sevilmeyecek şehri yok desem yalan söylemiş sayılmam. Çünkü ülkem tarih ve uygarlıkların beşiği olmuş bir coğrafyada yer almış. Gidip gezdiğim illerin (bazı ilçeleri de dahil) içinde en sevdiklerimi söyleyeyim o zaman: İstanbul, Adıyaman, Urfa, Konya, Muğla, Adana, Ardahan, Kayseri. Bu yaşıma dek Karadeniz Bölgesine uzanmak nasip olmadı nedense. Balkan ülkelerinden Yunanistan’ı, Makedonya’yı, Ortadoğu’nun Suudi Arabistan’ını gidip gezdim. Bitkilerden (çiçek olarak) kırmızı gül, menekşe, özel eşyalardan dolma kalem, saat, güneş gözlüğü, kravat vazgeçilmezlerimdir. Bir de ayakkabı rengi ve modeliyle kemer kalitesine ve renk uyumuna çok önem veririm. Zeliha AYDOĞMUŞ: Son olarak bu sıkıntılı günlerde okurlarınızın da yüzünde gülümseme bırakacak, içini ısıtacak, unutamadığınız, hatta kitaplarınızda da yer vermediğiniz bir anınızı öykü tadında bir anlatımla bizimle paylaşır mısınız? Nail UYAR: Şu an ilk aklıma gelen çocukluğumdan bir anımı paylaşayım. Bizim orda (Uşak ve çevresinde) haşhaşlı ekmek, siyah haşhaşla yapılır. Sarı haşhaşbizim oralarda yoktur. Artık bugün kentlerde de haşhaşlı ekmek üretiliyor. Üretilmesine üretiliyor da bizim oraların haşhaşlı ekmeğine benzemiyor. Kentlerdeki bu tür ekmekler hep sarı haşhaştan yapılıyor. Dolayısıyla ekmeğin rengiyle içinde haşhaşın rengi birbirine benziyor, içinde çok belirgin görünmüyor. Oysaki siyah haşhaş, ekmeğin içinde kömür tozu gibi duruyor. Bu nedenle de bilmeyenler bu tür ekmeği yeğlemiyorlar. Uşak’ta harmanlar Ağustos’un ikinci yarısından sonra kaldırılır. Ürünlerini ambarlarına koyan bazı yaşlı köylüler, sıcaklarda çalışmaktan ağrıları artınca, varislerinden kurtulmak için harman sonu ılıcalara giderler. O yıl babaannem de ılıcaya gitmek için köydeki bazı kadınlarla anlaşmış. Yanına halamı ve beni de alarak yola çıktılar. Yanlarına aldıkları yiyecek-içeceklerin arasında haşhaşlı ekmek de vardı. Köyden trenle Salihli’ye geldik. Oradan, Sart Çamur Banyolarına gitmek için istasyonun hemen arkasındaki caddeden hareket eden otobüslerden birine bindik. 15-20 dakikalık bir yolculuktan sonra ılıcaya ulaştık, çok kalabalıktı. Uygun fiyata pansiyon bulmak kolay olmadı; bulunca da hemen yerleştik. Acıkmıştık, ardından yemeğe oturduk. Biraz bir şeyler yedikten sonra elime bir parça haşhaşlı ekmek alıp, sıra halinde uzanan pansiyonların önündeki caddeye çıktım. Hem ekmeğimi yiyor hem de yabancısı olduğum çevreye pekmez alacak yörük gibi bakıyordum. Ben yaşlarda, kentli, uyanık bir çocuk, durumumun ayırdına varmış olmalı ki elimdeki haşhaşlı ekmeği görünce bastı yaygarayı: “Anneeee! Baksana. Çocuk kömürlü ekmek yiyor.” Zeliha AYDOĞMUŞ: maviADA adına zaman ayırdığınız, sorularımı içtenlikle yanıtladığınız için teşekkür ederim. Farklı lezzetlerde anlatım diline sahip nice öykülerde buluşmak dileğiyle. Nail UYAR: Ben teşekkür eder, maviADA’ya saygı ve selamlarımı iletirim. * Dosyaya ulaşmak ve indirmek için aşağıya TIKLA *

    • Nehrin Elinde Canveren Tanrı

      * MİLET ve APOLLON Bir cehennem sıcağında suda bile terlerken, sizi heyecanlandıracak kaç şey vardır?.. Çok şey varsa, sizin yaşamla ilgili bir sorununuz da yok, boşuna aranmayın, hala delikanlısınız demektir; tek bir şey varsa heyecanlandıran, gururlanın; yaşadığınızın işaretidir, şükredin... Bazıları, o yaşama duygusunu adrenalinde arayanlar çok savaşlı dünyada bir savaşa katılabilir, Eyfel Kulesi'ndn atlamaya kalkabilir ya da Afrika'da safariye katılabilir. Alçak gönüllüyseniz ya da kalbiniz endişe veriyorsa saksıda çiçek yetiştirmek bile uyar... Ben daha ortasını seçiyorum çoğu: Yola gidiyorum. Ahhh! Yol yok mu, bu heyecan, gizemli ve riskli bir ülkeye gider gibi duyulan koşma arzusu... Bir o ölmedi... Yolları belki de bundan seviyorum... Bulduğum başka bir şey de var yollarda... Ömrümce planlı yaşadım, çocukluğumdan kazandığım bir şey... Bir yıl sonrasını bile bilmek isterim. Bazen yoruyor insanı, bir dolap beygiri gibi en bilinmezler de dahi tanıdık geliyor. Bu tutkuyu yola çıkınca kırmaya çalışıyorum. Git desin içimden bir ses, çoğu kez ilk kavşakta nerden gitsem diye sorar buluyorum kendimi, bırak nereye gideceğimi... Bir nokta yerine bir yöre belirliyorum en çok... Güney güzeldir. Bir dost uyarıyor, ben yol telaşında ve o heyecanındayken... " buralar bu hafta gene çok kalabalık ve 40 derece hissedilen hava 33 lerde geziyor, nem % 80, doluluk %2000, sıcak nem ve insanlar.. tahammül edilmez durumda... az ertele, yürür gezeriz, bisikletle dolaşırız, " Güzel de... unutuyor, bir yaştan sonra esin perileri her zaman gelmiyor... TANRININ git dediği saatler vardır, kaçırmayacaksın... diyorum... bana şimdi geldiler, ne yapayım?.. demek ki kaderde gidip de Ege'de bir arkaik devir kurbağası gibi haşlandığını anlamadan yanmak varmış.. denemezsem ölürüm... Üzüleceğim tek şey olur belki, uğruna yollara döküldüğüm KABE'yi görememek ki onda da teselli hep var; bilinen öyküdür, AS'LOLAN varmak değil GİTMEKTİR... * Didim'e vardığımda aradığım, yolumun üstündeydi. Akbük yolundan Didim'e varmadan denizle yol arasındaki dar şeritte yer alan ağaçların arasındaydı orman kampı. Tıklım tıklımdı. Güç bela bir çadır sığdıracak bir yer buldum. Kaç gündür çakır güneş olan hava, birden kararmaya başlamıştı. Yağacak gibiydi. Acele etmezsem işler sarpa saracaktı. Bir terslik çıkmadı, yan çadırdaki komşu da yardım sever çıkınca çabucak kurduk çadırı. Ve yağmur başladı. Çadırı kurmamla yağmurun yağmaya başlaması aynı ana denk geldi. Günlerdir kuruyup damar damar çatlayan toprak, bana mısın bile demedi ama yine de dört yanı o güzelim kokuya boğdu. Hiç olmazsa o değişmemiş. Komşum Aydınlı arkadaş, "On üç yıldır gelip giderim ilk kez yağmur yağdı, " dedi..."Sizin ayağınızdan olsa gerek..." Toza toprağa bulanmış, şimdi su ile karışık çamuru hazla soluyan sandaletli ayaklarıma o sihri arayarak baktım. "Ben de farkındayım, kerametimin, " dedim. "Aman kimse, hele yarım litre suyu iki liraya satanlar duymasın, " diye ekledim. "Biliyorsun, İSA'nın sonunu her şeyden önce başkalarına göre daha çok balık yakalaması, hazırladı..." Uzun sürdü yağmur, şakır şakır, dolu dolu yağdı, ama yaz yağmuru bu; ömürsüz, sonunda kesildi... Ardından denizin üstündeki bulutlar dağılmaya başladı, güneş şimdi er ya da geç hakkından geleceği bulutlarla eğleniyor. Elbette yaşamın her anının tadı başka, ama kim ne derse desin GÜNEŞ daha bir başka... Orman kampı yol üstü, yolla deniz arasında, sarıçamlar altında bir burun... Belediye işletiyor, kırk türlü isim altında garip adlandırmalarla talebe göre fiyatı yükseltseler de yine de anormal değil. Barı, lokantası var. Çoğu yeri kayalık, ama en uç kesimindeki sahilinde dar bir kumsalı , kumsalın karşısında da sığ bir denizle ulaşılan TAVŞAN ADASI bile var... ADA binlerce tavşan ve güvercinle doluymuş, karayla arasındaki dar geçit yürünerek de aşılabilecek dende sığmış ... Tavşanları merak etmiyorum, ama uzun kalırsam giderim... Şimdi önceliğim Apollon tapınağı, o tanrı kent... Ne var ki evdeki hesap yan komşumdan döndü. Sabah uyandığımda kahvaltıyı nasıl yaparım diye düşünürken en güleç yüzüyle kolumdan çekerek kahvaltıya çağırınca kıramadım. Ardından bana dünyada en güzel koylardan birkaçının Didim'de olduğunu ama çok az kişinin bildiğini, bu günde beni oraya götüreceğini söyleyince ona istemesem de hayır diyemedim, uydum. Önce şehrin içine Altınkum'a doğru gittik, sonra batıya dönerek evleri geride bırakıp ıssız yollardan dantele gibi uzanan kıyıları izledik. Çok sayıda arabanın park ettiği bir yerde durduk. "Geldik," dedi, eşyalarını indirirken. " Burası Akvaryum koyu." Gerçekten söylediği kadar vardı. Deniz Altınkum'da da güzeldi, ama burası öyle kalabalık değildi. Görünen tek bilen biz değildik, az da olsa her cins, her bölgeden tatilci yüzmeye gelmişti. Gelecek Tayyip Erdoğan'ı nasıl anar kuşkusuz bilinemez. Ne var ki bu çelişkiyi güncel hayata sokması ve hiç de kıyamet kopmadan sosyal barışı sağlaması unutulmayacaktır. Kötü mü olmuş, görüntüye ve sorunsuz uyuma bakılırsa sanmıyorum, galiba bu iş sadece üç beş siyasetçinin oy hesabıymış sadece. Dünün uzun saçlı ya da entel sakallı erkeği neyse tesettürlü ya da açık da o aslında... Bize uymayanı mahalle gücüyle kitaba göre yargılama hakkımız bir alanda kalkmış oldu, fena mı? İnsansan kimse kimsenin tıpkısı değil, herkes bir yerde bir yönüyle ötekine çelişki. Ne yapacaksın yani?.. Hangisi doğru da uy diye dayatacaksın, hem de ne hakkın var ötekinin zevkine, giyimine, inancına burnunu sokmaya... Keşke devlet zoruna ihtiyaç duymasaydık. Türkiye'nin en zor yaptığı buydu; ÖTEKİnin yaşama hakkına saygı duymak ve onu hazmetmek... Düne değin sokağa çıkmayı bile büyük bir aykırılık gören bir kesim de böylece sosyal hayata katılma hakkını kullanır oldu. Bir kesim gibi bundan ben de endişelenmedim değil, ama şunu unutuyoruz. Başladığımızda yani bundan otuz kırk yıl önce başımız açık olsa da bizler de onlar gibiydik. Deniz kıyısına takım elbiseyle giderdik. Mayo alışkanlığı olmadığından daha da önemlisi pahalı olduğundan iç çamaşırıyla ya da elbiseyle girenler gülmece malzemesiydi. O zamanlarda deniz alışkanlığını kazanmış bir avuç insan bize kaygı ve endişeyle bakardı. Diyalektik her zaman çalışır. Yarın bu deniz kıyısında bile aşırı örtülü insanların da çıktıkları sosyal ortamlarda gördüklerini önce taklit etmeye, sonra içselleştirip kendi tarzlarını üretip sahip çıkmaya ve ortak alanlarda birbirimize daha çok benzeyeceğimize inanıyorum. En azından tahammül artacaktır. Umalım yaşamın tüm alanlarına da bu hoşgörü ve karşılıklı saygı egemen olur. O gece Didim'de yaşayan bir arkadaşla buluştum. Gece geç saatlerde kampa gelince sabah görünmeden kaçabilmek için arabayı çadırın uzağına park ettim. Artık kesin APOLLON TAPINAĞINA gidecektim. Apollon tapınağı Didim'in şimdiki girişinde denizden hayli uzakta zamanında defne ormanı olan bir sırtta eski köy yerleşiminin içindeydi. Defneler mi? Dalga mı geçiyorsun? Çaresiz insan ne yapar? Hele bundan 3000 yıl önce de yaşayan insan... Bugünkü umarsız insanların yaptığını elbette. Denize düşen yılana sarılır örneği büyüden, faldan ve kehanetten medet umar. Kartondan bir dev yaratır, onu lider, kral, tanrı yapar, tapar. Antik devir insanları da aynı, kendilerince her şeyin ayrı bir tanrısı olduğunu düşünmüşler. Örneğin denizlerin tanrısı Poseidon'du, aşk tanrısı Afrodit, şarap tanrısı Dionysos, ışık ve güneş tanrısı ise Apollon'du... Gündelik hayatında en çok işi düşene, içli dışlı olduğuna da huyu değişip de zulmetmesin diye olsa gerek, tapınaklar kurar, törenlerle insan kurbanı dahil, armağanlar sunarlardı. Kuşkusuz söz konusu Tanrıysa armağanları sıra bir insan götürecek değil, bu işi üstlenecek, ehliyetli insanlara ihtiyaç var, onlar hem tapınakları korur, hem de bu törenleri yönetir. Böylesine incelikli, nazik, Tanrılarla hasbıhal gibi olağanüstü işleri yapan insanlar da bir zaman sonra doğal olarak olağanüstüleşir. İşte sana tarihin ilk ruhban sınıfı öncüleri, rahipler ortaya çıkar. Zamanla onların da arasında ehliyet farkları, liyakat ve beceri özellikleri devreye girer ve ruhbanın piri oluşur. Efsaneye göre, Tanrı Apollon bir gün Didyma yöresinde çobanlık yapan Brankhos'a rastlar. Ondan hoşlanan Apollon, ona biliciliğin yani kehanetin sırlarını öğretir. Öğrendiği tanrısal sırları insanlara aktarmak isteyen çoban, bugünkü Apollon Tapınağı'nın bulunduğu yerdeki defne ormanı ve su kaynağının hemen yakınına tanrısı Apollon adına ilk tapınağı kurar. Zaman içinde çobanın soyundan gelenler 'Brankhidler' olarak anılmış çok uzun yıllar boyunca Apollon Tapınağı'nın yöneticiliğini yapmışlar. Bu nedenle olsa gerek 'Didyma'e asırlar boyu; 'Brankhidai', yani Brankhidler Ülkesi olarak anılmış. Başlangıçta tapınak, Apollo'nun ikiz kız kardeşinin adına yapılan Efes'teki Artemis Tapınağı'nın bir benzeri olarak inşa edilmek istenmiş. O denli önemliymiş Apollon yani. Nerden bilsinler çok gitmeyecek uğruna tapınaklar yaptıkları o tanrı bir nehrin oyununa gelecek, kendi tapınağını bile koruyamayacak, tebasıyla birlikte oraları terk edecek... Bu işin söylence yanı... Bilinen tarihe göre Arkaik Didim'e ait ilk mabet ise, M.Ö. VII. yüzyılda inşaasına başlanmış 'tanrılara adanan arazi' anlamına gelen bir temenostur. İlk mabedin bundan yaklaşık 100 yıl sonra yapılan eklerle beraber pek görkemli olmayan bir yapıya sahip olduğu sanılmaktadır. M.Ö. VI. yüzyılın ilk yarısında ise, İon dünyasının ulaştığı en parlak dönemde, Apollon Tapınağı büyük bir mabet haline dönüştürülmeye başlanmıştır. Tapınağın mimari yapısında, aynı dönemlerde yapılmış oldukları belirlenen Efes ve Sisam tapınaklarından etkilenilmiştir. Apollon Tapınağı, çok iddialı tasarlanmıştı. 85,15 x 38,39 metre ölçülerinde çevresinde çift sıra sütun bulunan bir mabet, yanlarda 21 çift sıra sütun, ön yüzünde 8 ve arka tarafında 9 sütun sırası olacak şekilde yapıldı. Halkın ibadet amacıyla kullanacağı 'naos' adı verilen iç avluyu çevreleyen 104 sütun ve 'naos'ta bulunan 8 sütunla birlikte toplam 112 sütunu vardır. Bu sütunların her birinin başlıklarıyla beraber 20 metre boyunda devasa bir şey olduğunu düşünün. Kutsal avlusu 17,5 metre yüksekliğinde bir duvarla çevrili olduğundan, dışarıdan bakıldığında üstü kapalıymış izlenimini vermekteydi. Aslında bu büyüklükte bir yapının kolay kolay tamamlanamayacağı açıktır. Bu nedenle inşaat M.Ö. III. ve II. yüzyıllarda da devam etmiş, hatta bir kısmı Roma döneminde yapılmıştır. O dönemdeki tapınağın ölçüleri, onun Efes'teki Artemis Tapınağı ve Sisam Adasındaki Heraion Tapınağı'ndan sonra, antik dünyanın üçüncü büyük tapınağı yapmaya yetiyordu. Bodrum yakınlarındaki Halicarnassos'da doğan ve 'Tarihin Babası' olarak da anılan Heredot, eserlerinde M.Ö VII. yüzyılda Mısır kralı Necho ve Lidya Kralı Kroisos tarafından Didim Tapınağı'na aynen Delphi’ye gönderilen tarzda altın sunular ve hediyeler gönderdiklerini yazar. M.Ö. 7. ve 6. yüzyılda Apollon tapınağının ünü çok yaygındı. Mabed, Antik dünyanın en önemli kehanet merkezlerinden biriydi. Didim ve Milet M.Ö. 494 yılında "LADE DENİZ SAVAŞI"ndan sonra Persler tarafından yağmalanarak, Tanrı Apollon'un "Kanakhos" tarafından tapılan tunç heykeli "Ekbatana"ya bugünkü İran'a götürülmüştür. Tahrip edilen tapınağın yerine, Hellenistik dönemde Büyük İskender'in katkısıyla daha büyüğü yapılmaya başlanıldı. Eserin mimarları, "Miletli Daphnis" ile "Efesli Efes'teki Artemis Tapınağı'nın da mimarı olan Paionios'dur. Tapınağın yapımına yardım eden Suriye Kralı Selevkos, Ekbatana'ya götürülen Apollon heykelini geri getirtmiştir. Bütün bunlara rağmen yüksek maliyeti ve havalide sürekli devam eden savaşlar tapınağın tamamlanmasına izin vermedi, tapınak orijinal planlarına göre tam olarak bitirilemedi, yine de çağlar boyunca paganizmin kullandığı, tek tanrılı dinler döneminde ise terk edilen bina, virane de olsa Fatih'in İstanbul'u alışına değin en gösterişli ve ünlü yapılarından biri olarak yaşadı. Bugüne kalan ören de bu olsa gerek. Şimdi o muhteşem binadan geriye ancak büyük bir hayal gücüyle görkemini tasarlayabileceğiniz bir enkaz kalmış, bir zamanlar neydi'nin işaretlerini veren. Örneğin birkaç sütun baş döndürücü bir ağırlık ve heybetle hala ayakta... Tarihçiler Apollon Tapınağı'ndaki en büyük yıkıma 1493 yılında tüm Ege coğrafyasını etkileyen büyük bir depremin sebep olduğunu söyler. Yani İstanbul'un Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilmesinden tam 40 yıl sonra meydana gelen bu depremde büyük hasar alan tapınak, ilerleyen zamanda kaderine terk edilmiş. Tapınak çevresindeki verimli araziyi yurt edinen yöre halkı tarafından kurulan yerleşim, sonraki yüzyıllarda giderek bir Rum köyüne dönüşecek olan Yoran Köyü'nün çekirdeği olmuş. Sonra onlar da gitmiş. Geride camiye çevrilen şirin mi şirin kiliseleri kalmış. ...ve kapısında bu çeşme... kuşkusuz o zamandan kalma değil, turistler çoğalınca yapılmış, ama en az eski kilise yeni cami kadar sevimli... Yakışmış. Eski "KUTSAL YOL"un bu caminin avlusundan başladığını okumuştum bir yerlerde. Herhalde pagan dönemde de ibadet yeriymiş burası. Yol Antik dönemin efsanevi deniz başkenti Milet'e değin uzanıyordu. 15, 16 kilometre uzunluğunda olduğunu düşündüğüm bu yolun Milet çıkışındaki ilk 5-6 kilometrelik bölümü; Apollo rahip ve rahibelerine ait oturan insan heykelleriyle, yatan normal aslan ya da sfenks figürleriyle süslenmiş bir güzergah olarak inşa edilmişti. Yolu arıyorum ama görünürde en az 5-6 metre genişliğinde olması gereken eski Roma yollarına benzer bir şey göremiyorum. Kuzeydeki antik liman Milet’in kutsal kapısından başlayan 'Kutsal Yol', deniz kenarını izleyerek Didim’in günümüzde Mavişehir olarak bilinen Panormos limanına ulaşıyordu. Buradan sonra ise güneye dönüp Apollon Tapınağı'nın adak ve sunu terasının önüne geliyordu. Eğer öyleyse bu eski kilise o pagan kültürün törenlerinin yapıldığı terasa kurulmuştu. DİDYİMA ikiz , ikiz kardeş anlamına gelen bir sözcük... o zaman antik devir tanrısı APOLLON adına yapılan bu görkemli tapınağın bir eşi olabilir mi sorusu geliyor aklıma... Yazıtlarda bulamıyorum yanıtı sonunda bana iğrenç bir inatla kilim satmaya çalışan bir esnafa konu değişsin diye soruyorum. "İlk kez biri bunu soruyor , " diyor kilimci, kilim satacağı adamı havaya sokmak için gururunu okşayarak." Doğru , bir ikizi var bu tapınağın, ama görünürde değil, yanmış yıkılmış. Küçük bir bölümü yer yüzünde ama asıl bölüm yer altında... Ve kutsal yol ona ulaşıyor aslında . " "İkizini göremezsin," diye de ekliyor arife dangalak böceği kilimci, "Çünkü yerin altında" Kendini arkeolog beni de sıfır salak turist sanmanın egosunda anlatıyordu. "Görünüyor aslında," diyorum, "ama buradan değil, yüz kilometre uzakta, Efes'te... Apolon'un ikiz kardeşi Artemis tapınağı senin dediğin." Bana bir dükkan açtıracak kadar kilim satmaya kararlı, becerikli ve esnaf kilimciyi susturmanın tadı dayanılmazdı... ama şimdi gerçeği itiraf etmeliyim: Didim'de de o devir Efes'teki gibi gösterişli olmasa da bir Artemis tapınağı vardı, hem olmaz mı, erkeği olacak da dişisi unutulacak, antik devrin Ön Asya kadını da duracak... Feminist durmak için yazmadım bunu. O çağ Anadolu kadını bugünkünden hayli özgürdü... Hele deniz kıyıları... Şimdi olduğu gibi her çağ yeniliğin ve uygarlığın lokomotifleri oldular. ve... KUTSAL YOL aslında gerçek bir yurtseverlik öyküsü, mitolojik ya da yakıştırma bir öykü değil... Dönemin büyük egemeni MİLETOS, PERSLERİN saldırısına uğrayınca, ona bağlı koloniler de aynı kaderi paylaşmış. DİDİMLİLER Apollon'da toplanıp Pers ordularına karşı savaşıyormuş. Sonra da yine buradadan, büyük bölümü yer altından geçen ikiz tanrıça kardeş ARTEMİS'in tapınağına ulaşan kutsal yolu izleyip kaçıp kurtuluyorlarmış. Sonunda KUTSAL YOL'la ilgili bir somut bulguya ulaşıyorum, uydurma da olsa bir levhaya yazmışlar, gördüm... İçinde kuyular, yer altı yolları olan yolun bir yerlerde özgün parçaları vardır ama ben Milet'i görmeye gidiyorum. M.Ö.8.yy da Apollon tapınağını yaptıran, sikkelerinde de yer alan Apollon'un tunç heykelini de tapınağa hediye eden M.Ö. 6. yy.'da Didim'e değin uzanan "KUTSAL YOL"u da yapan, Ege denizinden Bafa gölüne değin uzanan bölgede büyük bir uygarlık, Anadolu'da Trabzon ve Sinop dahil çok sayıda koloni kuran, sayısız bilim ve düşünce adamı yetiştiren İYONYALI MİLETLİLER gerçekte ANADOLULU değil. Tam olarak nereli oldukları tartışmalı olsa da Ege'nin öte yakasından Girit ya da Antik Yunanistan'dan M.Ö. 2000'lerde geldikleri ve İYONYA diye görkemli bir uygarlık, Efes, Millet gibi hala hayranlıkla gezdiğimiz şehirler kurdukları gerçek. Eski Farsça İonan adı, Perslerin onlara verdiği isim. Farsça ve Arapça'dan Türkçe'ye Yunan biçiminde geçen bu ad, daha sonra Helen ulusunun tümü için kullanılan ad oldu. İlk yerleştikleri yer İzmir'le Bafa gölü arası , Hereodot'un "çalışkan nehir" diye tanımladığı Menderes deltasındaki deniz kıyıları olmuş. Ardından, biraz da Anadolu'nun içlerine doğru yayılmalarını engelleyen Lidyalılar yüzünden Ege, Akdeniz ve en çok da Karadeniz'de koloniler kurmuşlar. Hatta Mısır'da bile bir şehir kurdukları bilinir. Milotos'un bugünkü bozkır güzeli haline bakmayın. Antik devirde Menderes ağzında denizin içinde dört limanı olan, ekonomisi çok güçlü, halkı zengin, felsefenin beşiği, yetiştirdiği "ana madde sudur" diyen Thales , Anaximander ve Anaximenes gibi filozofları, hakkında bugünün gözüyle bakıp farklı şeyler söylense de tarihin karanlığından sıyrılmayı başaran kadın filozof Aspasia, sonradan Roma dahil bir çok şehrin örnek planını ilk kendi kentinde uygulayan ünlü şehircilik mimarı Hippodamos... gibi bilim, düşünce sanat adamları olan, sözün tam anlamıyla bir su kentiydi. Ne var ki İyon şehirleri birleşip bir devlet olamadı. Asiller ve şehrin zenginleri tarafından yönetilen bu şehirler biraz da dönemin özelliği başta Hititler, Lidyalılar, Persler gibi ... güçlü çevre devletleriyle sürekli savaştı. Persler, Sard başta olmak üzere İyon şehirlerini ele geçirip yakıp yıkmaya başladıklarında Milet'e dokunmadılar, egemenlikleri altına aldılar. Ne var ki M.Ö. 494'te tarihin yazdığı en büyük ayaklanmayı Perslere karşı başlatan Miletliler, Lade Ada'sındaki deniz savaşında yenilince son gözüktü. Kent ve Apollon tapınağı yakılıp yıkıldı. Halk Mezopotamya'ya sürüldü. Ancak Büyük İskender'in gelişiyle toparlanıp yeniden eski günlere döndüler. Ne var ki " SU ANA MADDEDİR" diyen Miletli Tales'i haklı çıkarırcasına MİLET, bir nehrin ellinde can vereceğini henüz bilmiyordu. Halikarnaslı Herodot demiş ya Menderes için; çalışkan nehir... İşte o nehir taşıdığı alüvyonlarla önce limanı doldurmaya başlamış, ardından tüm denizi... Deniz bugün on kilometre uzakta kalmış. Bu da savaş ve benzerlerinin getirdiği bütün yıkımları aşan Milet şehrini bitirmiş. Perslerle yapılan kaybettikleri ünlü deniz savaşının geçtiği ada Lade, şimdi tarlaların ortasında sadece bir tepe... İyon yerleşimlerinin kurulduğu Latmos körfeziyse bugünkü Bafa Gölü'nü hatıra bırakıp yok olmuş. MİLET'e giden yolda KUTSAL YOL'un işaretlerini arıyorum, ama o günden bugüne antik yol mu kalmış. Yine de yaklaşınca benzer şeyler görüyorum. Yol kıyıları mermer sütunlarla, kırık tarihi taşlarla dolu. Arkeolog kesildim,bilmeden yakıştırıyorum. Hem yolun izlerini arıyorum hem de bahçe duvarlarına çit olmuş, kırık dökük antik devir taşlarını, sütunlarını görünce, yerlerinde, toprağın altında dursalardı daha iyi olurdu sanki diye düşünüyorum. Yol kıyısına çağdaş donanımlı bir müze yapılmış. İçinde görülmeye değecek çok eser var. Beni müze kadar kapısındaki kuzeyde küçük salonlarda salon bitkisi olarak yetiştirdiğimiz kaktüs etkiliyor. Bodrum'a sürgün giden Halikarnas Balıkçısı da gördüğü kaktüslere çok şaşırmıştı, bende de o hal var. Devasa bir şey... Bunun çiçek açmış haline denk gelmek isterdim. Sahi kaynana dilleri çiçek açar mı, ötekiler gibi, bir günlük de olsa? Açmaz mı, havasına girince, hem de renk renk? MİLET'in girişine değin yol kıyısına dizili tarihi eserlerin yolla ilgili olduğunu düşünüyorum, kutsal yolun başlangıcı burası. Geçmişte yerlisi yabancısı iğne atsan yere düşmeyecek dende kalabalık olan antik şehir şimdi ıssızlığa teslim... Kente giriş paralı ya da müze kartınız olmalı... Merak edip gelen kimse yok, ne yerli ne de yabancı, şaşırtıcı derecede bir ıssızlık var. Ciddi anlamda ekonomik bir durgunluk olduğunu yaz boyu da böyle gittiğini söylüyor konuştuklarımız. Şehir bu girişin arkasında geniş bir alana yayılmış. Roma hamamları, 25 bin kişilik tiyatrosu, yamaçlara yapılmış o dönemin zengin evleri gibi görülecek çok şey var MİLET'te. Ne var ki gitmeden hakkında biraz araştırma yapmalı. Yoksa bir taş yığını olarak gözükecektir. Nasıl ki insanı anlamlı kılan yaşadıkları, yani anıları ve bunlardan oldurduğu kişiliğiyse, kentlerin ya da taşların ruhu da geçmişi, tarihi... Ağustos 2016

    View All
    SAYFA (42)
    • ŞİİR | EDEBİYAT | maviADA

      Fuat ÖZGEN 12 saat önce 1 dk. Emekli Emekli olunca insan Soruyorlar "Ne yapıyorsun?" Oysa hiç bir şey yapıyorum Gözlerim kapalı dinlemiyorum Kulaklarım tıkalı zırvalara Ağrıl... 13 Bir yorum yaz 2 Şenol YAZICI bir gün önce 1 dk. CEMRE Bilirsin Sevgili, dört kitapta yeri var, en büyük erdemdir sabır. Zulüm olsa da, en koyu karanlık, şafağa yakın olandır, bekle. Bekle! Gö... 33 Bir yorum yaz 4 Faruk Nafiz Çamlıbel 6 gün önce 1 dk. Cennet ve Cehennem Bu akşam bilmediğim bir âlem içindeyim, Ya rüyada bir seyyah, ya semavi Çin'deyim, Bir orman yangınıyle kızardı karşı dağlar, Taraf taraf... 22 Bir yorum yaz 4 Ceyhun Atuf Kansu Kas 24 2 dk. Dünyanın Bütün Çiçekleri "Bana çiçek getirin, dünyanın bütün çiçeklerini buraya getirin!" Köy öğretmeni Şefik Sınığ'ın son sözleri. 1 Kasım 1928 tarihinde yapılan... 16 Bir yorum yaz 3 Fuat ÖZGEN Kas 21 1 dk. Sarmaşık Aşık Her bulduğuna sarılır ya Boğazına sarılır gibi. Sarıldığını boğazlar ya “Seviyorum Hâkim Bey!”i Bilir gibi. Sarıldığını süsler ya Yaprağı... 38 Bir yorum yaz 3 Semihat KARADAĞLI Kas 13 1 dk. DÜŞ YOLCUSU DÜŞ YOLCUSU 56 Bir yorum yaz 3 Semihat KARADAĞLI Kas 11 1 dk. ÇOCUK Çocuk Bak bulutlar Hüznü sağıyor Yüreğin damıtıyor acıları Al kalemi eline Akıt harfleri Damla damla dök geceye Aşkla sarılsın harfler Se... 51 Bir yorum yaz 3 Zeliha AYDOĞMUŞ Kas 11 1 dk. Satır Satır Şiir 39 Bir yorum yaz Süleyman APAYDIN Kas 10 1 dk. Yıkın Heykellerimi Halim YAĞCIOĞLU 27 Bir yorum yaz 6 Semihat KARADAĞLI Eki 26 1 dk. Umut Çiçeği Gülüşün yıldız olsun, Karanlığı delsin mavi ıslığın Unutma! 83 2 3 Aşık Veysel Eki 25 1 dk. ANAMA Dokuz ay koynunda gezdirdi beni Ne cefalar çekti ne etti anam Acı tatlı zahmetime katlandı Uçurdu yuvadan yürüttü anam Anaların hakkı ... 10 Bir yorum yaz Moris KARMONA Eki 6 1 dk. Damarımda Aşk Şiir 12 Bir yorum yaz Şenol YAZICI bir gün önce 1 dk. CEMRE 33 Bir yorum yaz 4 Ceyhun Atuf Kansu Kas 24 2 dk. Dünyanın Bütün Çiçekleri 16 Bir yorum yaz 3 Süleyman APAYDIN Kas 10 1 dk. Yıkın Heykellerimi 27 Bir yorum yaz 6 Şenol YAZICI May 23 1 dk. Beklerim 18 Bir yorum yaz 3 maviADA Nis 6 1 dk. Filizkıran Fırtınası 14 Bir yorum yaz 3 Şenol YAZICI Oca 7 1 dk. Kış Yorgunu 16 Bir yorum yaz 3

    • SANAT | maviADA |

      maviADA 9 saat önce 2 dk. maviADA Nehir Söyleşileri Başlıyor... ARAMIZDAN BİR KİMSE maviADA bu başlıkla SANAT ve HAYATA bir katkısı olanlarla söyleşiler başlatıyor. Hem bu pandemi günlerini anlamlı bi... 31 2 4 Nurten B. AKSOY 3 gün önce 4 dk. Yol Arkadaşları 1960-1970’li yılların çocukları ve yeni yetmeleri olan bizler okumayı seven ya da sevmek zorunda kalan bir kuşaktık. Televizyonun, bilgis... 24 2 4 Semihat KARADAĞLI Kas 24 1 dk. Yücel'in Çiçekleri Hasan Ali Yücel & İsmail Hakkı Tonguç /Belgesel Cengiz Özkarabekir imzalı belgesel film... "Yücel'in Çiçekleri", dönemin efsane Milli Eğ... 15 Bir yorum yaz 3 maviADA Kas 22 1 dk. maviADA 2021 KÜNYE * KIŞ 2020 sayı 40 * BASILI DERGİ / DERGİYİ OKUMAK İSTERSENİZ TIKLAYIN * maviADA 2021 KİMLİK Genel Yayın Yönetmeni Şenol Yazıcı Yay... 59 1 2 Enver GÖKÇE Kas 19 3 dk. And Olsun Şart Olsun Enver Gökçe'nin ölüm yıldönümü... 10 Bir yorum yaz 4 Cahit Sıtkı TARANCI Kas 19 2 dk. Cahit Sıtkı Tarancı'dan Ziya Osman Saba'ya Mektup Ziyacığım, Farkında olmadan, merakını tam zamanında teskin etmiş olduğuma cidden sevindim... Mamafih ben yazmış olmayıp da senden bir iht... 12 Bir yorum yaz 1 Bengi S. AKARCA Kas 17 2 dk. Aşık Mahzunî Şerif ve Köşkün Sarayın Yıkılsın Bir halk ozanı olan Aşık Mahzuni Şerif, aynı zamanda gözünü ve sözünü budaktan sakınmayan bir aykırı ses ve bir taşlama şairiydi. "Asrın... 9 Bir yorum yaz Nurten B. AKSOY Kas 13 3 dk. Bir Şarkı Bir Efsane Günaydınım, Narçiçeğim, Sevdiğim Şavkıması sana doğru yolların Sana doğru denizlerin çağrısı Çırıl çırıl ötelerde bir güzel Günaydınım... 11 Bir yorum yaz Semihat KARADAĞLI Kas 11 1 dk. ÇOCUK Çocuk Bak bulutlar Hüznü sağıyor Yüreğin damıtıyor acıları Al kalemi eline Akıt harfleri Damla damla dök geceye Aşkla sarılsın harfler Se... 51 Bir yorum yaz 3 Süleyman APAYDIN Kas 10 1 dk. Yıkın Heykellerimi Halim YAĞCIOĞLU 27 Bir yorum yaz 6 Şenol YAZICI Kas 10 5 dk. Senin Kadar Yürekli Olmak İsterdim Yüzyıl önce dayısının çiftliğinde karga kovalayan yetim bir çocuğun okumayı düşlemesi bile yürek ister. Öğrencisini döverek eğiten devrin... 27 Bir yorum yaz 7 maviADA Kas 9 1 dk. Veda Zülfü Livaneli'nin senaryosunu yazdığı ve yönettiği Veda filminde, çocukluk arkadaşı Salih Bozok'un Atatürk ile yaşadığı bir ömrün en çar... 28 Bir yorum yaz 6 maviDUVAR 18 Mar 2019 2 dk. Trabzon'da Sergi 7 Bir yorum yaz 1 Cemal Süreya 6 Oca 2018 1 dk. Beni ÖP Sonra DOĞUR Beni 81 Bir yorum yaz 5 GÖRSEL FİLM Semihat KARADAĞLI Kas 24 1 dk. Yücel'in Çiçekleri 15 Bir yorum yaz 3 maviADA Kas 9 1 dk. Veda 28 Bir yorum yaz 6 Şenol YAZICI bir gün önce 1 dk. CEMRE 33 Bir yorum yaz 4 Ceyhun Atuf Kansu Kas 24 2 dk. Dünyanın Bütün Çiçekleri 16 Bir yorum yaz 3

    • TÜRANLATI | maviADA | EDEBİYAT

      Menüde yer alan yaygın ve belirgin türler dışında kalan yazılar ( eleştiri, inceleme, araştırma, derleme, makale, deneme... gibi ) bu sayfada yer alır. Nurten B. AKSOY bir gün önce 2 dk. Corona Günlükleri Offf offf! Nasıl bir ülkeye düştü benim yolum böyle, şaşırdım kaldım vallahi; bir yanda bulaşıp canlarını almaya kıyamadığım prensip sahi... 30 1 3 Tamer UYSAL 4 gün önce 11 dk. Bir Toplumsal Direnişin Destanı: Köroğlu “Benden selam olsun Bolu Beyi’ne Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır Ok gıcırtısından kalkan sesinden Dağlar seda verip seslenmelidir” Türküle... 16 1 3 Şenol YAZICI Kas 10 5 dk. Senin Kadar Yürekli Olmak İsterdim Yüzyıl önce dayısının çiftliğinde karga kovalayan yetim bir çocuğun okumayı düşlemesi bile yürek ister. Öğrencisini döverek eğiten devrin... 27 Bir yorum yaz 7 Nurten B. AKSOY Kas 9 7 dk. Atatürk'ten Anılar “Geçen otuz yıllık geçmişe doğru ne zaman başımı çevirsem, o tepeyi bir türlü gözden kaybedemem. Öne gelir, geriye gider, yana kaçar, öyl... 16 Bir yorum yaz Zeliha AYDOĞMUŞ Eki 29 3 dk. AÇIZ DEMEDİLER PERŞEMBE GÜNLÜKLERİ 46 Bir yorum yaz Şenol YAZICI Eki 28 7 dk. Cumhuriyet Şurası kesin, kendi kaderimizi tayin etme hakkımız olan Cumhuriyetten asla vazgeçmeyeceğiz. Atatürk’e göre adam olmak, bilgisiz ama iyi niye 23 1 2 Şenol YAZICI Eyl 10 9 dk. Aydınlar, Yazarlar ve Kaos Üzerine Artık ondan hayır yok, aklım konuşmuyor. Gündelik yaşama dair yargı ve eylemlerimi kim mi belirliyor? Şaşıracaksınız ama Kirâmen Kâtibîn... 16 Bir yorum yaz 1 Nurten B. AKSOY Haz 3 6 dk. Romantik Komünist Nazım Hikmet 1902’de doğdum doğduğum şehre dönmedim bir daha geriye dönmeyi sevmem üç yaşımda Halep’te paşa torunluğu ettim on dokuzumda Moskova’da ko... 14 Bir yorum yaz Semihat KARADAĞLI Haz 2 2 dk. ÜÇ SÜVARİ -Haziranda Ölmek Zor- … hava leylâk ve tomurcuk kokusu havada köryoluna havada suçsuz günahsız gitme korkusu ah desem eriyecek demi... 55 Bir yorum yaz Nurten B. AKSOY May 12 2 dk. Selimiye Kışlası ve Lambalı Kadın Vapurla Sarayburnu önlerinden Kadıköy’e doğru yol aldığınızda Anadolu yakasında bir tepede tüm heybetiyle gözünüze çarpan dört kuleli dev... 21 Bir yorum yaz 3 Sabahattin Eyüboğlu Mar 10 5 dk. Don Kişot, Romanların Romanı Gustave Flaubert: “Ben ‘Don Kişot’u okumadan önce, ezbere biliyordum.” demişti. Bu büyük söze, Flaubert’i belki iyi anlamış olan Thibaude... 12 Bir yorum yaz 2 Akay Aktaş 15 Ağu 2019 3 dk. ARABÎ KAFALAR Atatürk Lisesi.Okul sonu.Yazılılar bitmiş.Tatil ve ayrılık havasına girmiş öğrenciler. Hatıra ve şiir defterlerini birbirlerine verip bir... 3 Bir yorum yaz 1

    View All
    FORUM POSTA (75)
    • "Ecevit Mavisi"

      Yarın doğum günü... Hakkını teslim etmeli... Sadece renk skalasına 'ecevit mavi'sini eklemekle kalmadı, toplumcu ama militarist değil, aksine insanı tam kalbine yerleştirdiği " ... pek o kadar göremesek de uzağı kuşların uçuşundan belli bir şeyler olacak yarın öbürgünden önemsiz yarından önemli ..." şiirleriyle de gönlümüzde taht kurdu. "Karaoğlan" olup dağı taşı fethetti... Bir kuşağı bin yıllık uykularından sarsarak uyandırdı. Hepimizi cennete götürecekti. Sam Amca'nın tehditlerine papuç bırakmadı; "haşhaş yasağını" kaldırdı, "kıbrıs barış harekatını" başlattı. ...ve karanlık tahamül edemedi ona, beklenen oldu; cennetin kapıları cehenneme açıldı. BÜLENT ECEVİT yarın 95 yaşında...

    • Cengiz Aytmatov

      * Dünyanın en büyük yazarlarından biriydi. 12 Aralık 1928 tarihinde Kırgızıstan'da doğdu. Literatürün yaşadığı dönemde bu unvanı verdiği ender yazarlardan biri... Kırgızıstanlı bu dev yazar, okumayla ilgisi olan çok kişi üzerinde derin izler bırakan yapıtlar yazdı. Nesnelerle ilişki kuran büyülü dili çoğumuza okumayı sevdirdi. Toprak Ana, Cemile, Öğretmen Duyşen, Elveda Gülsarı, Beyaz Gemi... gibi 20 den fazla yapıt kaleme aldı. 10 Haziran 2008'de aramızdan ayrıldı. II. Dünya Savaşı sonrası yazarları arasında yer alan Aytmatov, Cemile'den önce birkaç kısa hikâye ve Yüzyüze'yi yazdı. Ancak yazarın kendini kanıtlamasını sağlayan kitap Cemile oldu; Louis Aragon Cemile'yi "dünyanın en güzel aşk hikâyesi" olarak tanımlamıştır. Aytmatov'un bir çok eseri filme de alındı. Biz de büyük ilgi gören "Selvi Boylum Al Yazmalım" onun yapıtından uyarlamadır. Selvi Boylum Al Yazmalım, Atıf Yılmaz tarafından yönetilen, başrollerinde Kadir İnanır ve Türkân Şoray'ın oynadığı, 1977 tarihli film, Türk sinemasının başyapıtlarından biri olarak sayılmaktadır. Cengiz Aytmatov'un 1970 yılında yayımlanan romanından uyarlanmıştır. Eserlerinde mitoloji ye oldukça yakın durdu; ancak onunki antik anlamından farklı olarak mitolojiyi çağdaş bir zeminde sentezlemek ve yeniden yaratmaktı. Eserlerinde mitlere, efsanelere ve halk hikâyelerine göndermeler yapmıştır. 1966'dan sonra eserlerini hep Rusça kaleme almıştır. Eserleri 176 dile çevrilmiştir. maviADA için onu daha da değerli yapan bir yönü de vardı: Bir dönem maviADA'nın yakın dostu oldu, bir etkinliğimize gelmeye söz verdi, dosya çalışmamızda yer aldı. Dosya çalışmamız sayesinde maviADA, DÜNYA LİTERATÜRÜNDE , FAN KULÜPLERDE ve KIRGIZISTAN'ın adına yaptığı resmi sitede yer aldı. www.aytmatov.org sitesine girip görülebilir. 10 Haziran 12. ölüm yıldönümünde kendisiyle ilgili bir maviADA'da DOSYA çalışması yapılacaktır. İsteyen herkes bu çalışmaya katılabileceği gibi isteyen de buraya Aytmatov ya da eserleriyle ilgili çalışmaları, notları, düşünce ve yorumlarıyla katkıda bulunabilir.

    • Yardım Edebilir misiniz?

      Pandemiyle çoğalan yeni kuşak İnternet dergilerinde içerik sıkıntısı varsa da sayfa düzenlemeleri çok güzel. Benim ilgimi özellikle dergilerin toplu sunumu çekti. Görünen PDF elektronik kitap ve yayıncılk devri de bitti. Resme tıklayıp bakar mısınız? Bir arkadaşımızın ricam üzerine zaman ayırıp yaptığı bir örnek bu. Bizim dergilerimiz de öyle olsaydı ne güzel olurdu, diye düşündüm. Bu konuda bilgi ve deneyimi olup yardım edebilecek hiç olmazsa yol gösterecek kimse var mı?

    View All